4 Temmuz 2017 Salı

Eski Türküye'yi çok özlüyorum


Bir keresinde patronumla sohbet ediyoruz ama işe yeni başlamışım yani öyle patron neaber yeaa değiliz tam. İşte konuşurken konuşurken konu masonluğa geldi. 'Masonluk nasıl bişe yaa?' dedi biri. Ben de 'Ya bişe diil çiftlik kuralım ete para vermeyelim, birbirimizi si.elim göte para vermeyelim tarzı bişe' dedim. Patron da gülerek 'Yaa benim babam da masondu' dedi. Ben tabii hadi yaa diye kıçıma kaçtım ama bozuntuya vermedim. 'Evet yaa ben de mason bi avukatın yanında çalışmıştım küçükken, yazılarını okumuştum meraklanıp, böyle dünya barışı falan filan' dedim. Güldük geçtik.

İşte eski Türküye böyle bir şeydi. Birinin babasına senin baban da göte para vermemek için neler yapıyo yaa diyince gülüp geçiyorduk. Böyle godoş bir memlekettik.

Ama yeni Türküye nasıl? Böyle değil.

Böyle olmayınca ne oluyor, böyle her bi şeyle bodoslamasına dalga geçen insanları bulmak büyük dert oluyor. Ben de efenim Facebook'ta böyle her bokla sorgusuzca ve terbiyesizce dalga geçilebilen bir iki kapalı gruba üyeyim. Nereden nasıl üye oldum bilmiyorum birileri tavsiye ediyor, oluyorsun. Bazılarında aşırı eğlendim. Her türlü değerle aşırı dalga geçilebilen, adeta küçük south parklar oralar. İşte böyle olduğunu düşündüğüm ve yeni eklendiğim bir grupta takılırken de hava çok sıcak olduğundan ve yapacak da bir işim olmadığından neye salça olsam diye gezerken bir videonun altına aşırı eski komünist şivesiyle yazılmış komik bir yorum gördüm. Altına hiç komik olmayan 'Hala devrimci var mı yeaa, varsa etrafını çevirelim insanlar selfie çektirsin önünde' diye yorum yazdım. Cevap: Semih ve Nuriye devrimcilerdir.

Ben de yavşaklığı hala elden bırakmayaraktan 'Ya haa pardon troçkist olduklarını bilmiyordum' yazdım. Çocuk da 'Yok devrimci yeni bitti.' yazdı. Ben de 'Hiç mi yok' yazdım. Konu burada kapanır diye düşünürken bir kız geldi 'Suruçtakiler devrimcidir, işte çeşitli yerlerde ölenler devrimcidir.' dedi. Altına 'Yıl 2017 profilinde kedi resmi olanlar da -o benim- bir zahmet böyle konulara yorum yapmasınlar' dedi. 'Oturduğunuz yerden taşşaklarınızı yayıyorsunuz kapıya iki su koyup kendinizi bir şey sanıyorsunuz bari saygınız olsun.' dedi. Ben de baktım profil fotosuna böyle instagram filtresi gibi bir şeyle kiss makyajının renklisi gibi bir şey var gözünde. Dedim ki 'Sen de duyarlı olmak için fazla makyajlısın. İzninle kukumu yayıcam şimdi. öpt kıps bay' dedim. -Ama çok eğleniyorum hala- O da 'Ayyy beni fena köşeye sıkıştırdın dahisin gerçekten o makyaj değil msn filtresi' dedi.

Aaaa bir baktım ilkokul 3 kavgası yaşıyoruz. En sevdiğim. Dedim ki 'Arkadaşım konu buralara nasıl geldi bu neyin hırsı kafayı mı yediniz?' Bastım düğmeye göndericem aaa bi baktım gruptan çıkarılmışım. Ben şok!!!

Hayır aslında şok da değil de bir sinir harbi. Eeee hani bizim hiçbir şeye saygımız yoktu burada. Koministe şaka yapılamıyor mu? Ulan dayımın Troçkist arkadaşlarına bu şakayı yapsak pala bıyıklarıyla noel baba gibi hoh hoh hoh diye gülerler. SİZ KİM KÖPEK!!! Yediği kaba pisleyen pis!!! (Şu an tek elimle sivrisinek yakaldım bu arada.)

Ya kardeşim lafa gelince insinlir izgir dişincilirini ifiidi idimiyirlir. Çik biski iltindiyiz. He lafa gelince bir dakika orda dur sen benim inancımı naden saygı göstermiyorsun. O zaman al sana tecrit, al sana güç kullanımı, al sana yallah. E senin o çok dertlendiğin (!) Semih ve Nuriye bu mentaliteden dolayı ölüyor. Sen bunu göremeyecek kadar mal mısın? -Şimdi iki olay birbiriyle kıyaslanır mı diyenler olacak tabii ama o kişiler pc'de sağ üst köşeden mac'de sol üst köşeden dilerlerse çıkabilirler, nolur bir de bunu anlattırmayın-

Herkes mi birbirinin polisi oldu bu memlekette. Herkes mi birer küçük erdoğan.

Bir yerde kendince duyarlı bir şey yazarsın 'hah duyar kasma' şaka yaparsın 'sen benim kutsalımla nasıl dalga geçersin.' Geçerim arkadaşlar, kimseye de soracak değilim.

Bu ülkedeki en açık görüşlü insan o videodaki 'kimsenin giydiğine kimse karışamaz yani' diyen arkadaşmış meğer...

Tövbestafirullah!!!

Eski Türküyeyi çok özlüyorum ya ben. Faşistler faşist olduğunu, demokratlar demokrat olduğunu biliyordu. Yani belki tam bilmiyordu ama biliyormuş gibi yapıyordu. Birinin babasına rahatça götçü diyebiliyordun. İnsanlar batiklerini giyinip, iki dirhem bir çekirdek istiklalde yürüyordu. Kimse en akıllı benim diye diğerinin üstüne atlamıyordu. Akıllı olduğunu göstermek için elinde kitap taşıyordu. Solcu ya da uzun saçlı arkadaşlarımız dayak yiyordu. Toplanıp, dayak atanları kıstırıp onlar da onları dövüyordu. Dayak yiyenle yemeyen belliydi. Dayak yemeyenler ve hiç yiyemeyecek olanlar yiyenlerden daha çok konuşamıyordu dolayısıyla. Söz sahibi olabilmek için kavgaya karışman gerekiyordu.

Sonra bir gün metalci bir arkadaşımla Ortaköy'de dikilirken Sibel Can'ın 'Bu devirde kimse sultan değik hükümdar değil' şarkısı tırrrrık tırrııkk diye aşırı darbuka ritimli çalarken metalci arkadaşım utana sıkıla 'Ulan ben bu şarkıyı sevdim ha insanın içi kaynıyor' dediğinde çok umutlanmıştım gelecek için. Ne güzel insanlar kalıplarını kırıyorlar bir metalci de Sibel Can sevebilir diyip umut dolmuştum.

Nereden bileyim her şeyin boka saracağını.

19 Ocak 2017 Perşembe

Bu yazıyı paylaşıp sadece kendim beğeneceğim!



Selamunaleyküm!

Aradan geçen yıllar içerisinde ülkemizde bir çok deyişiklikler olduğundan artık girişler böyle olacak. Konulara hacı emmi gibi sağ ayakla girip, haminne gibi inşallah, maşallahla çıkacağım. Bloğuma laf edenlere 'Kıskaaanaaaaanlar çatlasın!' ' Beğenmeyen siktirsin gitsin, burda bizim huzurumuzu kimse kaçıramaz' diyip terörist damgası vuracağım. Özgür düşünmemeye çalışıp, göt korkusundan herkesin fikrine de saygı duyacağım. Çünkü kusura bakmayın da sizin gibi bir kaç iyi insan için de habse falan giremem. Sonuçta herkes iyi bir insan. İyi bir insan diye çirkin çocukla sevgili oluyor musunuz? Olmuyorsunuz. O zaman kimse benden bunu beklemesin!

Neyse... Geçtiğimiz gün Facebook'ta gezerken -Artık yaşım gereği sadece FB'da geziyorum.- ayakkabı dağıtılan fakir çocukların sevincini anlatan paylaşımlardan bile daha acıklı bir paylaşımla karşılaştım. Eskilerden bir yerlerden tanıdığım bir çocukcaaz - Artık 45 yaşındaki adamlara da çocukcaaz diyorum. Çünkü yaşlanınca öyle oluyor. Annelerimizin Tarık Akan'a çok yakışıklı çocuk demesi gibi bişe neyse.- tabağının fotoğrafını koyup, işte 'sik sok'tan sonra yemek zamanı!' yazmış. Bunu yazalı nereden baksanız bir 45 dakika olmuuuş.

Veeee...

Şu an bu satırları bile yazarken bile içime kaçıyorum...

FOTOĞRAFI BİR TEK KENDİSİ BEĞENMİŞ!

Mah fol dum...

Fotoğrafa bayaaa çakıldım kaldım. Beyaz bir tabak, birkaç lezzetsiz olduğu ekrandan anlaşılan patates kızartması... Yanında yemeği hazırlayanın kirli su içinden çıkarıp iki kere silkelemek suretiyle suyunu aldığı bir iki yeşillik ve 250 gr et tercihiyle üst düzey yöneticiliğe göz kırpan bir hamburger... Sonra alttaki '1' yazıyla 'Bir' 'Beğeni'... Ve bu beğeninin fotoğrafı paylaşan kişiye ait olduğu gerçeğinin beynimi delip geçişi...

Kendi kendini beğenmişti. Ve 45 dakikadır başka kimse de beğenmemişti...

Peki bunu bize bunu neden yapmıştı?

Neden beğenmişti? Hiç beğeni olmasa daha mı kötüydü? Kendisinin beğenmesi daha büyük bir sosyal intihar değil miydi? Kendine aşırı mı güvenliydi? Yoksa yanlışlıkla mı basmıştı?

Acaba... Bir sistem eleştirisi miydi? Hiçbirinizin beğenisi önemli değil, ben hamburgerimi çok beğeniyorum ve önemli olan da bu! diyip, gündelik hayatımızın rutin anlarının paylaşımının anlamsızlığını bir tokat gibi yüzümüze mi vuruyordu? Küstahça ve zekice dalga mı geçiyordu bizimle? Allahım ne olur öyle olsundu?

Peki ben ne yapmalıydım? Beğenmeli miydim? 2 beğeni, sadece kendisinin beğenmesinden iyi miydi? Yoksa ona acıdığım çok mu belli olurdu? Çünkü hiç bir şeyini beğenmiyorum. Hiç beğenmişliğim yok. Aşırı sıkıcı şeyler paylaşıyor hep.

Bayaa bir düşündüm. Aşağı indim dolandım sörf yaptım. Döndüm yine baktım. 1 beğeni...

Günlerdir beynimin bir köşesinde burukluğunu ve soru işaretlerini taşıyorum. Şimdi yine bakasım geldi de, bakamıyorum, çok üzülüyorum. Ya yine öylece 1 beğeni olarak duruyorsa...

Halbuki ben artık bu gibi şeylere üzülmemek için şehrimi yurdumu terkedip kırsala yerleşmiş bi insanım kardeşim. Benim sinirimi niye bozuyosun. Beni neden üzüyorsun? Benim tek ülküm hangi pazarda hangi salatalığın daha lezzetli ve ucuz olduğunu bulmak artık. Komşuma 'Nevra Hanım bir salatalık aldım yan köyden, burdan kırsam kokusu Van'da duyulur hah hah hah haaaay' diyip şen kahkahalar atmam lazım.

Levrekler geldi mi? Gelmedi. Gelmediyse niye gelmedi? Soğuk olduğu için balık kıyıya gelmemiş olabilir... Burda trend topic listesinde konular bunlar. 1 #levrekgeldimi, 2 #salatalıknerede

Sen niye bana modern insanın çaresizliğini sorgulatıyorsun? Büyük resme bakabilmeyi öğrenmiş bir toplumun ferdiyim nihayetinde. Bunun bir israyil oyunu olduğunu anlamamak için de gerizekalı olmak lazım.

Bu tezimi doğrulayan sayın Stephen Hawking'in bir makalesini de burada paylaşıyorum. Kendisi benim kadar güzel ifade edememiş olsa da fizik alanında yaptığı değerli çalışmalar ve yaşı nedeniyle anlayışla karşılıyorum.

ULAN: Tam da bloğun adını dip çakrası diye değiştirip acaba organik beslenme ve yaşam koçluğu tadında, bunu yemeyin gaz yapar şunu yiyin, burada taş gördüm çok etkilendim tadında yeni yaşam tarzıma uygun bir platforma mı çevirsem diyordum, başıma bu geldi. Napayım? Çevireyim mi dip çakrasına? Birlikte 150 yaşına kadar yaşayıp, dünyaya kazık çakalım mı?




2 Aralık 2014 Salı

parçacık fiziği videosu arıyordum nereye geldim

Şerefsiz kız kardeşim lambada yaptığımı anneme ispikleyip dans kariyerime sekte vurmasaydı, Michael Jackson'un arkasında dans edip, şimdiye dans kursumu açıp diri vicıtlara dans öğretmek ayağına dokunduruyor olurdum. Kader işte, alnına ne yazıldıysa o.

Olmadı çocuğu aynen bu şekil latin dans kursuna yazdıriim diyorum ayağa kalkar kalkmaz. Enerjisini alır, götü yuvarlak güzel olur genetiğimize bi yararı dokunur. 

Erkek olursa yazdırmam ama böyle yılan gibi kıvırılsa çok itici utanırım. Kız olursa da o saç savurmaları yapamaz. Üslubuyla çaçaça!




14 Temmuz 2014 Pazartesi

gecelik

Hayata iki sıfır geride başlamak diye bir şey var
Bunlardan biri ince ayak bilekleri
Diğeri benli yanaklar
Koşarak kaçamazsın yürüyerek geldiğin yerden
Bir o yana bi bu yana yatmalısın önce
Uzun uzun bak
Yavaş yavaş bırak
Aldığın nefes bu kadar değerli madem
Önce derin sonra yavaş
O sahilde oturup neşeyi izler miyiz bilmem
Her şey ihtimal dahilinde olduğunda
Hiç bir şey kesin değil
Ben olsaydım kuralları böyle koymazdım
İsteyen istediği dala sererdi atlasını
Kimse kaybolmaktan korkmazdı.

27 Nisan 2014 Pazar

en güzel duygulara turrp sıkılır




Geçenlerde bir rüya gördüm gündüz niyetine, beni böyle geçmişe götürmüşler güya. Yeşillik bir alana bırakıyorlar, bilinçaltım sağolsun dekorla hiç uğraşmamış geçmiş işte bilsin yeter hiç şimdi tarihe referans verecek kıyafet bina hayal edemicem demiş. Neyse geçmişin çayırlarında oturuyorum gece vakti. Yanıma bir kız çocuğu geliyor ama Kate Moss'un ananesi, güzellikten parlıyor. Bembeyaz bir ten parlak saçlar iri mavi gözler, kırmızı dudaklar, böyle peri masalından çıkmış gibi bir çocuk. Bununla biz süper anlaşıyoruz hemen. Sohbet muhabbet, gökyüzündeki yıldızların isimlerini anlatıyorum falan. Kuzu gibi dinleyip sorular soruyor. Hem güzel hem akıllı yani geçmiş zaman çocuğu olduğu için hadi iPad'den bakalım bana Pepe gerizekalısını aç demiyor, gökyüzüne bakıyor. Ay benim bir kanım ısınıyor buna kendi çocuğum olsa bu kadar severim yani. Neyse biz tatlış minnoş sohbet ederken ederken biri geliyor tipsiz diyor ki hadi zaman doldu geri dönmen lazım. Ben ya iki örnek oluyordum şurda, geçmişe ışık tutuyordum diyorum ama yok döneceksin diyorlar. Ama diyorlar - geldik zurnanın si dediği yere - istersen kızı yanına alabilirsin.

!?!

(İşte o an anlaşılıyor ki; karamanın koyunu bilinçaltım bu sade dekorla yine orospuçocukluğu peşinde. Ama ben YEMEM!)

Ben adamın yüzüne bokuma bakar gibi bi süre bakıyorum. O sırada da içimden yaw şimdi ben bunu nasıl alayım diyip dışımdan, "Çıyırdı çimindi yıldız izlirkin gizel de şimdi bin bının sırımlılığını ılımım ki ikiki" diyip bayaa güzelim çocuğu orda geçmişte bırakıyorum. Valla hiç arkama bakmadan da ışık hızıyla günüme geri dönüyorum. (Işık hızı hem gerçek hem mecaz anlamda kullanılmıştır.)

Gözlerimi bir açtım çok şükür çayır çimende değilim 2+1 kedi kokulu evimde sıkıcı hayatıma devam ediyorum. Etrafımdaki en yakın çocuk hala komşumuz gerizekalı Arda. İçimden geçen tek şey ohh yine yırttım oldu. Geçmişte yaşayan prenses tipli kız çocuğunu almadığım için gram pişmanlık hissetmedim. Öyle pis domuz bir insanım. O an dedim ki kızım Atgotten bilinçaltı sana modern dekor anlayışıyla kısa ve öz tek perdelik oyunla mesajı verdi. Sen çeşitli teyzelerin gazına gelip bu boku yeme. Yiyeceksen de daha doğumhanedeyken annenin kucağını hedef alıp o tarafa doğru hafif kavisli şıftırıp, kordon bağını takla atarak havada kestikten hemen sonra koşarak kaç. Bir süre koştuktan sonra geri dön çünkü emmesi lazım.

Her neyse buraya nasıl geldik, getirildik?

Hayat aşırı geyikçi bir yer. Her yaşın muhabbeti sohbeti belli. Ve kırklı yaşların ekstreme spor ne yapsak, dünyanın hangi köşesini görmedik muhabbetine gelmeden aşman gereken 30'ların çocuk yapma sorunsalını yaşaman gerekiyor. Ben de otuzlarımın ortasına gelirken, etrafımdaki bütün kadınlar Aliye Rona gibi dölsüz kaldığım konusunu her tarladan, çapadan döndüğümde yüzüme yüzüme vuruyorlar.

Bir ortama bebek mi girdi ilk benim kucağıma tutuşturuluyor. Eline alır almaz "oha ya inanılmaz bir annelik şu an sanırım sütüm geldi gerçekten" diyip akşama kocayla halvete girip hemen o gece hamile kalacağını sanıyorlar. Çünkü bebek yapmak için can çekmesi çok önemli. Hepimiz bir diğerinde görüp canımız çektiği için bebek yapıyoruz. Künefe mi bu teyze diyorum canı çeksin insanın. Hiç farketmiyor, o sırada yumurtalıkları çoktan beyinlerini ele geçirmiş oluyor çünkü.

Sonra annemin çok minnoş bir komşusu var mesela onun tekniği çok acayip. Vantrolog gibi. Bir yandan ağzıyla diğer teyzelerle başka bir muhabbet çevirirken diğer yandan midesinden bana "Yap kızım yap bi tane. Yap kızım bak sonra pişman olursun. Yap kızım yap bi tane bak ne güzel annen de bakar. Yap kızım yap bi tane aradan çıkar. Yap kızım yap bi tane." diyebiliyor. Youtube açık olsa ve videosunu koysam 1 milyor like alır. İbretlik bir yetenek.

Sonra en baştan çıkarıcı şekli olan bunu senin yaşında yapmış keyfine varan çevre dost arkadaş var. Önümüzdeki yıl yapmayı düşünüyorum diyen var. Önümüzdeki hafta ne yapacağımı bilmiyorum. Bu nasıl karar arkadaş? Madem yapmaya karar verdin neden önümüzdeki yıl? Hasat mı az bu sene? Hayvanların selde telef mi oldu? İşte bunları kafamda oturtabilsem ben de bir üst düğmemi açayım ağdamı yapayım ama mantığım alamıyor tam.

He bi de sonra bunun yapmış parkta gezdiren Emo'su var. Valla daha bugün gördüm. Normalde onların yanında doberman gezdirmesini ya da omzunda yılan beslemesini beklersin. Yok. Baya siyah olmasına dikkat edilmiş bebek arabalarıyla ogu bugu yapıyorlardı. Elin oraya buraya I don't belong here yazan adamı kızı muhtemelen siyah saçları yana yatık bebekleriyle mutlu bir pazar geçirirken sen şiş bacağınla  çimende oturuyorsun. Tek sorumluluğun biri şaşı biri cüce iki kedi. O da emo sen de emo'sun ama kadın çocuğu komuş. İnstagrama foto koyacak alacak 100 like. Senin neyin var? Biri şaşı diğeri cüce kedin.

Ama işte ev gezmesinden park gezmesine alınan tüm mesajların bendeki yansıması bu rüya. Önüme Kate Moss'un ananesinin bebekliğini getirin gecenin karanlığında geçmişte bırakır dönerim sorumluluğunu alamam. Ama siktiriboktan şeylerin sorumluluğunu alırım. Hastası olurum. Boş işler direktörüyüm.

Neyse ya öyle işte. Konunun varacağı bir yer yok. Yapanlar nasıl yaptı bana bir desin. Ben soğuk dölsüz bir kadın mıyım biri açıklasın. Biri rüyamı yorumlasın. Biri de çay koysun. Diğeri de su getirsin. Hadi bacağım çok ağrıyor. Hadi canlarım. Uzun zaman sonra bir araya geldik. Yormayın beni.


24 Nisan 2014 Perşembe

2014 Politik Saç Modelleri




Hani hepimiz politik olduk ya. İşte böyle bir politik olduk. Politika bu bizim için. Ankara'nın Bağları çalar çalmaz hepimiz oynamaya başlıyoruz. Çünkü nihayetinde "Oturmaya mı geldik?" bir düğünde, nişanda sorulan en anlamlı sorudur.

12 Mart 2014 Çarşamba

tek başıma taşıyamıyorum



Bundan yıllar yıllar önce ben daha çok küçükken dayım solcuydu. Ve bir gün bana her canlının eşit şartlarda yaşayacağı güzel bir dünya anlattı. Bu dünyayı kurmak için çalışmak gerektiğini ve çocuklar için güzel bir geleceğin ancak bu şekilde elde edilebileceğini söyledi. Aklıma hemen yattı. Eşitlik çok basit bir hesaptı çünkü. Parmakla saymaya bile gerek yoktu.

Tabi tüm bunlar olurken annem anksiyete krizleri eşliğinde bizi göz hapsinde tutardı. Dayımı kenara çekip "daha çok küçük çocuğun aklını böyle şeylerle çelme" diye uyardığını duyardım ama anlamlandıramazdım. Niye kızıyordu ki? Herkes gazoz içebilecekti!? 

Sonra bir gün, öylesine sıradan bir gün, evde otururken müzik dinleyeceğim tuttu. Kasetler arasından birini çıkardım, taktım. Bir şiir girişiyle bir şarkı başladı. Bişeler bişeler dedi ve sonra şu cümleyi söyledi: "Panzer yürümüş çocuk yedi yaşında kalmış." 

.............................

O anı hiç unutmuyorum... İlk önce ne demek istediğini nasıl anlayamadığımı... Sonra her çocuk gibi anlamak için sorular sorduğumu... Çocuk kaç yaşında kalmış? Yedi. Neden kalmış? Panzer yürümüş...

Sonra dünyanın en kötücül "ölü çocuklar hep o yaşta kalır çünkü" cevabına ulaştığımda hissetiğim, ruhun bedenimi ilk terkedişini hiç unutmuyorum. Ve bir çocuğa kötü bir şey olduğunu duyduğum her an da kendimi o radyonun başında buluyorum. Hiç körelmeyen, o içinden geçen tırpan. Dünyanın en kötü şeylerinin toplamından daha da kötüsü. Dağlara ve taşlara bile dileyemeyeceğin bir yük...

.................................

Ve bu sabah bu yükün ağırlığı 16 kilo. Gözden sabahtan beri akamayan yaşla, sokaklarda koşamayan bacaklarımla, kime duyacağımı bilemediğim öfkemle ve anlatmaya utandığım üzüntümle, dönmeye devam eden küçük dünyamda başbaşayım.

Üstelik bu 1+1 dünyamda; sokakta ne işi vardı diyenden, bu gece sokakları yakalım diyene, işimize bakalım diyenden, üzüntüden her an ölecekmiş gibi durana bir dolu tanıdık var. Birlikte türlü dertlere gözyaşı döktüğüm ama küçük bir çocuğun ölümü için acımasızca yorum yapan arkadaşım var. Beni bu dünyaya getiren, yetiştirmek için gecesini gündüzüne, yazını kışına katıp, elleri nasırlaşıncaya kadar çalışan ama bu ölüme sessiz kalacak babam var.

Nerelere gideyim bilmiyorum. Üstümde 16 kilo, duruyorum. Sabahtan beri taşıyorum. Gittikçe ağırlaşıyor. Bir yerde bırakmaya da kıyamıyorum. Öfkeye teslim edemem, bir köşeye koyamam, arkamda bırakamam. Çünkü o daha bir çocuk. Kendimi bu kadar çaresiz hissettiğim çok anım olmadı... Yani çaresizlik gibi de değil de. Kalp kırıklığı, inanç yitimi, kayıplık... Beynimde bu anın görseli nedense bir fanusun kırılışına tekabül ediyor. Nedenini bilmiyorum.

Düşünüyorum. Bu çocuk uyuyordu kaç gündür... Demek ki bir umutmuş gerçekten.
İnsan hayalinin kırılacağını bilse, hayal kırıklığı bu derece güçlü bir duygu olmazmış demek ki...