30 Eylül 2010 Perşembe

10 bin peşin gezegen senin!


Ben Ali Ağaoğlu burası Gliese 581g. Burda 3100 konutluk yaşam merkezi kuruyoruz içinde golf sahası bile olacak. Hep hayal ederdim dünyaya benzeyen bir gezegen yapabilir miyim diye. Yaptım oldu. Burada üç tarafı denizlerle çevrili kara parçaları olacak. Çünkü herkes üç tarafı denizlerle çevrilmeyi hakediyor. Burda dağlar var, ovalar var, deltalar var, kuzular var, herşey var. Burada yaşam var. Burada herkes Türk. Bu yeni projemizde 10 bin peşinat veren herkes gezegen sahibi olabilecek.

Gezegeni yörüngeye oturttuk bile. ah ha ha ha ha.

Ağaoğlu My World... 10 Bin peşin gezegen senin!

Olabilir mi? Olabilir. Sen dünyalısın büyük düşün!

Ellerimizi iki yana açıp inançla söylediğimizde herşeyi başarmış oluyoruz çünkü. Umutla doluyoruz, yarınlara bakarmış gibi bakıyoruz gökyüzüne gözlerimiz nemli ve mağrur.

Bu arada bu bulunan gezegen dünyaya çok benziyor diyorlar. Evden çıkmayı düşünüyordum bu ara iyi oldu.

27 Eylül 2010 Pazartesi

taksic-i ilahi


Şu koca dünyada ne olmak var?

Taksici.

Harward mezunu ol, sekiz dil bil, prezenteybıl bir insan olmak için ömrünü harca bir taksicinin özgüvenine kavuşamazsın, rahatlığına varamazsın. İstediğin kadar organik ye, organik tişört giyin, yoga yap. Muhtemelen bir taksici kadar uzun yaşayamayacaksın. Ev sahibine, patronuna iyi davran, el pençe kırıl, onlar yine de sana değil taksicilere iyi davranacak. Ve ne yaparsan yap hiçbir zaman bir taksici kadar özgür, özgüvenli, gururlu, mağrur, delikanlı, efendi, kıvrak, zeki, çevik, ağzı iyi laf yapan,harrrika biri olamayacaksın. Onların yanında hepimiz sönmüş birer yıldızız.

O taksici ki taksinin binen için değil kendisi için lüks bir binek aracı olduğunu rahatlıkla düşünüp niyetini gayet belli ederek "hanfendi nereye gidiyorsunuz" sorusunu herhangi bir şekilde incelmeyip, sesi titremeden sorar. Sen karşısında "tüh yaa zor sordu ne desem inşallah tuttururum" diyip bismillah çekip gideceğin yeri sesin hafif titreyerek söylersin. Taksicinin gezmeyi sevdiği güzergah içerisinde bir semt söylediysen, son derece keyifli bir yolculuk yaparsınız birlikte. Demet Şener, Serdar Ortaç dinleyerek festivallerle, şenliklerle gidersin gideceğin yere. Ama müziğin sesini kıstırmayı aklından bile geçirme. Dikiz aynasından aşağılanırsın. Ve o aşağılanmanın ruhunda açtığı yarayı sarmak için uzun bir süre gerekir.

Tut ki taksicinin gitmekten hiç hazzetmediği bir güzergah söyledin. Eğer o gün gökyüzünde dua kapıları açıksa ya da taksici henüz uykusundan uyanamamışsa sana içten olmayan bir "atla" hareketi yapar. İşte o an öyle sevindirici bir andır ki hayatta çok az yaşanır. Bir evlenme teklifi anı, bir bu an çok heyecanlıdır insanın hayatında, unutulmaz.

Ancak bir taksiciyi istemediği güzergahta trafiğe sokmak sorumluluk ister. Tüm trafik boyunca taksicinin gönlünü hoş tutmalı, İstanbul trafiğinin insanın ömrünü yediğinden kaç çocuğunuz var allah bağışlasına, bir kitap karşılığında Orhan Pamuk'un ülkeyi satışından -valla aynen bu cümleyi kurdu taksici bir kitap uğruna ülkeyi sattı dedi ama korkumdan yarı yolda indirir diye Nobel Ödülü diyemedim.- ülkede çalışana iş olduğuna kadar her türlü muhabbeti profesyonelce çevirmelisin. Gerektiğinde hafif kıkırdamalı, gerektiğinde memleketçilik yapmalısın. Flörtleşmelisin, yoldan geçen yayaya ya da hakkı olan yoldan giriş yapan hanzoya "cık cık cık gerzek yaaa bunlar AMK çok afedersin mal bunlar" diye jargon kesebilmelisin.

Tüm bunlara hazırlıklısın. Bir taksicinin tüm gereksinimlerini yerine getirebilecek düzeye taşıdın kendini ama taksici konuşmak istemedi o gün. Offluyor pufffluyor trafiğin AMK her saniye, stresini atmak için radyoyu sonuna kadar açtı. "Seni çöpe atacağım poşete yazık" başladı, yine ses açıldı. Olabilir, sesini çıkarmayacaksın. Basların arkada olması ve beynini bir fil gibi sikiyor olmasına o trafik grup sekse dönmüşken bile katlanıyor olabilmelisin. Daha önce de söylendiği gibi; müziğin sesini kıstırmayı aklından bile geçirme. Dikiz aynasından aşağılanırsın. Ve o aşağılanmanın ruhunda açtığı yarayı sarmak için uzun süre bir gerekebilir.

Her şeye tamamsın. Müziği sonuna kadar dinledin, Türkçe pop top 10 listesini 10'dan 1'e geri sayabilirsin. Trafik yoğunluğunda neredeyse tüm ömrün ilkokul arkadaşlarınla yaşadığın macerelara kadar zihninde canlandı. Gerektiğinde taksiciye tam doğru cevapları verdin. Doğru yerde gülümsedin, doğru yerde doğru küfür ettin, hak verdin. Taksici senden memnun görünüyor. Eve varabileceğinden eminsin.

Emin olma, havaya girme. Kısmet de hep. Hiçbir şey garanti değil. Taksi bu. Bir an taksidesin bir an yol kenarında indirilmişsin. O yolun sonunu bir tek yüce taksici bilir.

Canı sıkılır o an mesela, istemez seni, tiksinir senden. Eğer biraz sana saygısı varsa yanlışlıkla taksiyi devredeceği yalanını söyleyerek, eğer sikinin ucunda bile değilsen direk yüzünüze tükürür gibi "Hanfendi ben sizi burda bırakayım, trafiğe girmeyip kaçacağım" der. İşte o an kesin karar verilmiştir. Seni yatakta patronunla basan sevgilinin bile sana dönme ihtimali vardır ama bir kere seni indirmeyi kafasına koymuş taksicinin fikrini değiştirmesinin ihtimali sıfırdır. Karar verilmiş, hesap kesilmiştir. Zamansız ayrılık seni bulmuştur.

Taksic-i ilahi, elden ne gelir.

He ancak sağlık problemlerinden dolayı yırtma şansı biraz olabilir ama inandırıcı olmak önemlidir. Geçirdiğin operasyonları ayrıntısıyla seri halde sayabilmelisin. Doktorunun ismini verebilmelisin. En az gerdek gecesi bakire çıkmamış gelin kadar mahçup, "ah yaaa yoksa ben sizi sokar mıyım bu trafiğe?" demelisin. Gözlerin hafif buğulu, başın hafif sola yatık olmalı. Ancak yine de sen emin olma. Taksicinin göz muayenesinden geçtikten sonra yürüyemez raporu alırsan evinin önüne kadar gidebilirsin. Alamazsan. Kısmet... Bu arada sağlık problemi kafandan aşağıdaysa müzik yine açılır. Tek sağlam yerin kafansa sorun yoktur. Türkçe pop ya da Karadeniz FM dinlemene bir engel yoktur çünkü.

Hadi şanslısın. Evin önüne kadar gittin. Hareketlerin seri olmalı, parayı çabuk çıkarmalı adamın sinirini kaldırmamalısın. 15 milyonluk yola 50 milyon mu verdin? "Cıkkk offf, bozuk yok mu hanfendi?" sorusuna hazırlıklı olmalısın. Taksiye bineceğin zaman paranı birgün öncesinden 1 milyonluk, 500 TL'lik, 5 milyonluk ve 10 milyonluklar olarak bozdurmalı, hepsinin lazım olabileceğini göz önünde tutmalısın. Gideceğin yer 8,70 tuttu, 10 uzattın. Para üstünü beklememeli, pintilik yapmamalısın, çünkü taksiciler pintileri hiç sevmez.

Taksici mevki, zenginlik, statü, yaş, din, dil, ırk dinlemez. Sana bunları göz önüne alarak davranmaz. Tüm dünya, tüm sınıflar olarak taksicinin önünde boyun eğersin. Ve ne yaparsan yap ölçüsü sikinin keyfi olan birine karşı çözüm bulamayacağın için bu sorunu çözemezsin. Taksici şikayet merkezi vardır ama telefonu bir başka taksici açtığı için sizi dinliyormuş gibi yaptıktan sonra kapatıp arkanızdan "neymiş yolda indirmiş mişmiş naapsın lan adam o trafikte anca götünüzün keyfini biliyorsunuz koca götlü orospular" diye sülalenize kadar saydırır.

Herkes yahudiler olarak bilir ama taksiciler üstün ırktır. Dünyayı onlar yönetir. İnanmayan saat 6 gibi Taksim'den Beşiktaş yönüne taksi durdursun.

23 Eylül 2010 Perşembe

bir kedi yeter!


Pati masajı ile gevşeyin, rahatlayın. Bayanlara bayan, baylara bay masörlerimiz masaj yapmaktadır.

.

22 Eylül 2010 Çarşamba

bacım ideolojik değil tipten kaybediyorsun


Lisede kendimizi pek asi ve şakacı bulduğumuz zamanlarda her genç gibi en büyük eğlence hocalara cevap vermeye çekineceği sorular sorarak sözüm ona bi komikliğe koşmaktı. İdeolojik bir tarafı olmayan tarih, coğrafya, edebiyat her türlü öğretmenin nasibini aldığı bir eylemdi bu. Bir defasında ramazan ayının gelmesiyle birlikte din dersinde orucu bozan şeyler üzerine konuşulmaya başlandı. Sınıf hemen bir yavşadı tabii. Olayı çekecek çok nokta var çünkü. Hayatlarının o dönemini porno dergiye ve filme adayan ergen erkekler bu fotoğraflara iç geçirmenin oruç bozup bozmayacağını sorup çok eğleneceklerini umarak başlattı olayı. Sonra ardından "hocam öpüşmek oruç bozar mı?" diye soruldu hocaya. Hepimiz şimdi patlayacak ha bu badem diye düşünürken hoca büyyüüük bir sukunetle hiç "zındık zındık konuşmayın lan, neyyy öpüşüyor musunuz lan siz velini çağır" diye bağrınmadan anlattı olayı. "Eğer öpüşme sırasında bir sıvı alış verişi yapılmışsa ve nefis harekete geçmişse oruç bozulur" Cevap eğlence arayışında yarıda kalmış bizi çok tatmin etmemiş "ne kadar bir sıvı hocam?"a kadar uzayıp "evladım öpüşürken ne kadar sıvı salgılanabilir bi kova değil herhalde" mantıklı karşılığıyla konu son bulmuştu.

Otuz yıllık koca ömrümde kendimi demokratik, baskısız bir ortamda yaşıyormuş gibi hissettiğim tek andır o an. İçime o mantıklı ve yargılamayan cevaplarla su serpilmiş o gün okul kapısında mesai yapan sivil polis simitçiyi görene kadar da o hissi kaybetmemiştim. Üzerinden çok geçmiş olsa da şimdi o duyguyu hatırlamaya çalışıp sevinirim arada. Bir daha gelmedi çünkü.

Dün ki Tophane'de atılan meydan dayağı da bir süredir mahalle kültüründen izole yaşamam nedeniyle hissetmediğim baskısıyı şöyle bir üfledi. Ama geçer, yarına birşey kalmaz. Çünkü biz zaten nesil olarak çok iyi biliyoruz ki abuk subuk hipster tipinle mahalle kenarında bira içersen mahalleli seni döver. Bizi de Ortaköy'de arada bir mahalle çocukları sahile inip kovalıyordu. "Siktirin lan amk çocukları cami önünde içki mi içiliyor" diye ağız burun kırıyorlardı. Sonra benim beyin abisi ve arkadaşları sırf uzun saçlı oldukları için istanbul'un göbeğinde ağızlarına silah dayanmak suretiyle herkesin bakışları gözleri önünde hastanelik edildi.

Anladığım kadarıyla da dün akşam durum sanata sanatçıya yapılmış bir hareket değildir. Bunu orada sergi salonu sahibi birinden biliyorum. Onların sergi açılışında da mahalleli "dışarda içki içilmesin gençler" diye uyarıda bulunmuş ama gençlerin içeriye girmesiyle gerginlik yaşanmamış. Yani konu daha sanata, sanatçıya gelemeden, tipten kaybetmiştir oradakiler. Mahalle ortamında en küçük galeyan nedeni tipten kaybetmektir çünkü. Sonra onun üstüne, içkicilik, manitacılık, züppe sanatçılık, kadınlar için orospuluk erkekler için ibnelik ve son olarak dinsizlik eklenir. Bu sırayla dayağın ve kalabalığın genişliği belirlenir. Galeyanın dozu artar. Mesela tipten kaybediyorsun, içkicisin, manitayı nikahsız düdüyorsun, üzerine sanatçısın ve dinsizsin.. E sen yakılmayı hakettin.

Dün gece de oradakiler içki içmeyip sadece sokakta kalabalık oluştursalardı sadece tipten kaybedip tartaklanacaklardı. Ama yanına kısmi manitacılık ve içkicilik eklenince tartaklanıp, kafalar yarılıp, kaşlar açıldı, gözlere biber gazı sıkıldı.

Diğer bir kızgınlık ise ortada polisin olmaması. "Polis 45 dakika sonra geldi". E bu gibi etkinliklerin bir numaralı kuralı polisin herkesin dövüldükten sonra sakince gelmesidir zaten. Ne var ki bunda? Bu ülkede mahalle baskısı yoktur lafına mı inandı herkes. Böyle haberler gazetelerin yaşam bölümlerinde verilmeli hatta. Yaşamın içinden kareler çünkü.

Eskiden de dövülüyorduk ki. Sadece haber değeri taşımıyordu. Benim Türkiye'de gözlemlediğim tek değişiklik bu.

Neyse kısaca şimdi mahalleli diyor ki; biz burada sizi istemiyoruz. Evimizin önünde apart otel adı altında fuhuş yuvaları açıldı. Donlu sevişen turistten geçilmiyor. İçimizden bazı vanpirler - vampir değil ama istisnasız tüm yorumlarda vanpir yazıyor- eski evleri uçuk fiyatlara satıp bizi dejenere ediyor. Abuk subuk tipler geliyor sergi var diye içki içip ses yapıyor. Çoluğumu çocuğumu onların önünde geçiremiyorum. Eskiden burası çok nezih bir mahalleydi saygı vardı. Gayrimüslimler saygıdan ramazanda dükkanlarına perde çekerdi.

Yani amcam diyor ki; sizde azınlıksanız azınlıklığınızı bileceksiniz. Müslüman mahallesinde salyangoz satmayacaksınız. Satarsanız sonuçlarına katlanacaksınız. Sınır belli. Kuledibinden aşağı geçmeyeceksiniz - ki mahalleli oranında açık bir meyhane ortamına çevirilmesinden şikayetçi, her an dövebilir.-

Mahallelinin baskın basanındır yorumları için tophanehaber.com'u baştan aşağıya okuyabilirsiniz.

Mahalle kültürünü hiç tatmamış olanlar bu site sayesinde mahalle kültürü ve düşünce yapısı hakkında, çeşitli semtlerin mahallelileri ise galeyanda birlik olmanın yöntemleri konusunda fikir sahibi olabilir.

20 Eylül 2010 Pazartesi

zenginlikten ibne olanlar


Zenginlerin ahlaksızlık düzeyinin ibnelikle ifade edilmesi durumu en kötü Kanal 7 senaryolarından en prodüksiyonlu(!) dizilere kadar değişmeyen bir olaymış. Geçtiğimiz hafta yayınlanan ve büyük bir kitlenin de dikkatini ve nefretini kazanan Kılıç Günü sahnesi bize bunu bir kez daha gösterdi. Yatakta iki erkeği yanyana görünce bütün gece hokka oynayan amcaların siniri kalktı, midesi bulandı. Ama aslında orada verilmek istenen mesaj kötü değildi ki. Yönetmen senarist bize ibnelerin ne kadar pislik olduğunu göstermek istiyordu zaten.

Ben en son böyle bir mesajı Kanal 7'deki Korkusuzlar Televizyon filminden almıştım. Orada da Bizans valisi ibne mesela. Böyle uzun kıvırcık saçlı. Kırıla kırıla oynuyor rolünü. Film nerede bir harabe bulunursa orada çekilmiş. Set yok yani. Dekorda da tabi masraftan kaçınılmamış. Parçası 5 milyoncudan rengarenk kumaşlar alınıp harabelerin duvarlarına sıkıştırılarak iç mekanlar oluşturulmuş. E iki de kadeh haç koydun mu oldu sana Bizans sarayı. Kostümler bir harika. Bizans askerlerinin kafalarındaki miğferler el emeği göz nuru. İşçi baretleri kahverengiye boyanıp tepelerine naylon süpürge başları ters tutturulmak suretiyle punk yeşil bizans askeri miğferi oluşturulmuş. Kıyafetler don üstü iki zincir dolamasıyla zırhlı efekti veriyor. Kumandanın kumandan olduğunu daha havalı kostümünden anlıyoruz. Çünkü üzerinde Mahmutpaşa kartal arması var. Bizans'ın çift başlı kartalı efekti veriyor mu, veriyor. Sorun yok. Bu kumandanın altında esnaftan seçilmiş üç kumandan daha var. Birinin gerçek hayatta kasap olduğuna iddiaya girerim. Harabelerde dolaşıp ibne valiye entrika planları yapıyorlar, ayaklarda ceyo sandaletleriyle. Tabi bir de orospu bizans prensesi var, Mahmutpaşa kartal kostümlü kumandana verip ibne valiye oyun oynayan. Onunda küpeler falan mücevher etkisi yaratılması için bol kullanılıyor. Hani semt pazarlarında boncuk yapan teyzeler vadır ya, Zara kolyeleri satar böyle bocuk boncuk sarkıntılı. Onlarla bir hava yaratılmış. Saçlar maşalanmış. Bunların karşısında da yağız Türk delikanlısı var, takma bıyığı yan duruyor -şaka değil-. Zaten kapısı olmayan bizans harabelerine kapısı varmış gibi davranıp gizlice sızan bir cengaver. Yanında da iki pis yaşlı şarapçı bu cengaverin komik didişen can yoldaşını oynuyor. Ben böyle anlattım ama anlatılmaz yaşanır aslında.

İşte geleceğim yer şudur ki hiçbir masraftan kaçınılmayarak çekilen bu televizyon filminin hiçbir masraftan kaçınılmayarak "o gün ilk taşı masum olanınız atsın" gibi cümlelerle beynimizden vurmaya oynayarak çekilen televizyon dizisinden hiçbir farkı yoktur. Amaç herkesin tuttuğu kendine kimseyi ilgilendirmez değil, pislik zenginlerin nasılda ibne bohem yaşadığını tüm Türkiye'ye göstermektir.

He Kanal 7'den fazlasını beklemediğimiz gibi Osman Sınav'dan da fazlasını bekliyor muyduk? Beklemiyorduk.

Bizans firavunu olsun, pislik zengin çocuğu olsun, Darwin olsun hepsi dinsiz ibneler.

Anlattığımı yaşamak isteyenler tıhlasın.

18 Eylül 2010 Cumartesi

new york'tan kasap manzaraları


Hani Bihter orospuluğuyla hepimizi ekranlara kitlerken bel kayması nedeniyle topuklularından vazgeçip bir zaman gerçek sokak fahişelerine atfedilen upuzun çizmeleri giyince moda olmuştu. 1.30'luk maki kızlardan, etine dolgun nutella güzellerine herkes kapış kapış almıştı bende nasıl durur demeden. Hatta tarihe Bihter çizmesi olarak kazındı ve en klas mağazalardan semt pazarlarına Bither çizmesi geldi duyurusuyla heyecan yaratıp satıldı. Tabi bunun Behlül yüzüğü versiynu oldu. Birçok genç erkek nişan yüzüğü olarak o kafa kadar yüzüklerden aldı. Sanki soylu bir aileden gelen kontlar gibi dolaştı bu nişanlılar. Geçmişten diğer hatırladıklarımız Sıla tokası, Dicle sürmesi...

Ben bir tek Türkiye'de böyle olaylarla karşılaşılıyor diye düşünüyordum ama Lady Gaga'nın ikrahımıza neden olan elbisesini parlak bir pazarlama stratejisine dönüştüren New Yorklu bir kasap yukarıdaki yazıyı asmış dükkanına. Ancak kanımca "Lady Gaga biftek geldi" yazısını ancak bir Türk düşünebilir. Araştırılsın bak Türk çıkacak bu kasap.

Ya da Kurtlar Vadisi fragmanı gibi dünya mı türkleşiyor lan yoksa? Annecim!

16 Eylül 2010 Perşembe

transformers salarım üstüne

Transformers from repey815 on Vimeo.


Bu dünyada Atatürk'ten sonra en sevdiğim ulu önder Optimus Prime'dır. Yarın transformerslar dünyayı ele geçirse ve "sizi bundan sonra şeriatla yöneteceğiz" dese mesela hiç sesimi çıkarmam. Referandum yapsalar evet derim. Alanlar da konuşsalar "ne dersinizzz insalığı yok edelim miiiii? diye sorsalar yine "eveeeeeet" derim. En iyisini onlar bilir derim, politikalarını hiç sorgulamam. Öyle valla kimse kusura bakmasın. Ayrıca kimse "aaa insanlığa karşı nasıl robotu seviyorsun, ya duygu?" gibi geyiklere başvurmasın. Kapalıyız.

E dolayısıyla yukarıdaki gibi her türlü transformers olaylarını da aklım çıkarak izliyorum, derinden hissediyorum. Ve toplum tarafından ayıplanmayı göze alarak telefonumun açma kapama tuş hareketlerinde transformers dönüşüm seslerini kullanıyorum. Ancak bu tema seslerine bir de mavi saç eklenince durum biraz garipleşti son zamanlarda. Şöyle ki;

Geçen gün ananemi hastaneye götürdüm, Çapa devlet hastanesine. Sırada beklerken gelen geçen bana şöylesine bir bakıp kafasını çevirip sonra ani bir hareketle "ana bu ne lan" bakışı atıp, sonra benim de ona dik dik bakmam üzerine hafif tebessümle geçti yanımdan. Sırada bekleyen insanları mavi saçlarımla etkim altına almışken ve herkes kaçamak bakışlarla saçıma bakmaya çalışırken- hani olur ya öle sen bakmazken bakar da sonra sen gözünü yakalayınca hemen yanındaki başka bişeye bakar karşındaki- bir de üstüne anneme telefon açmak için telefonumu çıkarıp tuş kilidini açmamla transformers'ın o dönüşüm sesi çınladı mı koridorda. Halk bi "nerden geldi lan bu buraya, büyücü müdür, medyum mudur, rüya yorumcusu mudur, ne garip tiptir" diye guruldamaya başladı. Saçı mavi, telefonundan robot sesi çıkıyor. Hafif bir mahalle baskısı hissettim tabi, sıcaklık bir arttı vücudumda. Ama son noktayı telefonumu açmayan annemin beni geri aramasıyla koyuldu. Mavi saç, robotik konuşmalı tuş sesinin yanına telefonun çalmasıyla klasik ufo gerilim müziği de eklenince ortam daha da bir şenlendi. Gariplikte bir el daha arttırdım mı. Saç mavi, telefonu robot gibi ses çıkarıyor ve uzaylı gibi çalıyor.

Bir ara üzerime biçilen karaktere uygun davranıp koridordaki herkese "Işığı görüyorum, hepinizin bu ışıkla şifa bulacağınıza inanıyorum. Size enerjilerimi gönderiyorum" diyip ellerim yukarda ortamdan uzaklaşayımm dedim ama taşlanmaktan korktuğum için vazcaydım.

Doktor kız çok normal davrandı bana ama. Hiç mavi saçlı, tuşları robot gibi öten, telefonu uzaylı müziği çalan bi insanmışım gibi yaklaşmadı. Oradaki herhangi bir teyzeymişim gibi dinledi, hastayı getir götür dedi. Robotlardan sonra en çok güvendiğim insanlar doktorlar olduğu için çok rahatladım. Bir garipliğimin olmadığını düşündüm.